Hani bizim Ali Emre vardi ya kucucuk yasta dunya liderlerini tas cikartan sozlerin sahibi olan kerata. Iste bizimkisi toy bir delikanli olmus. Alimli mi alimli, guzel mi guzel bir tazecik kiza vurulmus. Ya hu askta guzellige tasvirde bulunmaya gerek var mi ki! Sevdikten sonra her sey makbuldur. Yeter ki sevmesini bilesin. Asik insan kor degilmidir hem, ne gerek oyle abartili tasvirlere. Hem varip da baskasinin da mi sevmesini istiyorsun senin dilberini, seven sevmis, gerek yok yani oyle abartmaya. Bizim delikanli taaa uzak yollardan o sevgiliyi gormeye gelecekmis, ha tabi o zamanlar simdiki gibi teyyareler, trenler, otobusler yokmus (Hos bizim delikanli simdiki zamanda yasiyor ama hikaye veyahut efsane adayi ya bu yazi). Iste iple cekiyor o kavusma gununu, acep nerede, nasil bulussak ve ona ne versem. Bu sorular icini yakmiyor adeta kavurdukca kavuruyor. İste bulusmaya ne gotureyim, ne armagan edeyim diye dusunurken aklina manidar bir fikir geliyor.
Cogu sevgili gibi cicek goturmeye karar veriyor ama mukemmellik ayrintilarda sakli ya. Haber ucuruyor sevgiliye gul ve laleden olusan bir buket cicek mi istersin yoksa bir saksi icinde uc tane gul ve lale mi diye...
Efendim biz burda Ali Emre’nin hangisini goturdugunu degil de bunun altinda yatan ince anlayisi dile getirecegiz.
Bir buket cicek hic suphesiz bir gokkusagi gibi cok alimli durabilir. Butun cicekler acmis hepsi de rengarenk ve birbirinden guzel, dort bir yana buram buram hos kokular sunar. Ali Emre’ye gore bu guzellik emeksizmis cunku cicekler hazir yetistirilmis, uc gun bes gun bilemedin bir hafta surecek bir kavanozun icerisinde, sonrasi malum kuruyup yok olup gidecek. Amma velakin saksida sunulan guzellik ise bambaska bir sey bir defa kac tane gulun kac tane lalenin oldugu ayri bir anlam tasirken. Ciceklerin her baharda acabilmesi icin sevgiyle topraklarinin yogurulmasi, zamaninda suyunun verilmesi, gubrelenmesi gerekli. Bunlarin hepsi harfiyen yerine getirildikten sonra umutla, duayla baharda ciceklerin acmasini beklemektir... Iste bu asktir demis Ali Emre askin emegi. Ve de eklemis bizim gozumuz bir haftalik buket ciceklerine toktur, biz bu isin buyugune talibiz. Her sonbaharda topragini degistirip her kis tohumunu (fidanini) ozenle besleyip, koruyup her baharda o sonsuz aska ulasmaktir, yazinda sevgili ile basbasa onun altinda ask eyleyip dillenmektir demis. Hos biz zaman gozetmeyiz sevgiliye varmak icin her adimimiz, her isimiz onun icindir diye sozlerini noktalamis.
Sozun kisasi emeksiz AS olmayacagi gibi, emeksiz ASK da olmaz. Herhalde sevgiliye neyle gittigine sormazsiniz!
- Mühendis sevgilinizi arkadaşlarınızla tanıştırıp bir anda kaynaşmalarını beklemeyin.
- Mühendis sevgilinizin üniversiteden tanıştığı, küfürleşerek konuştuğu, saatlerce anlamadığınız kelimelerle bezenmiş ders muhabbetleri yaptığı birtakım arkadaşları olacaktır. Sevin onları, kabullenin. Mümkünse arkadaşlarınızla tanıştırın. Çünkü onlardan asla kurtulamayacaksınız.
- Mühendis sevgilinize kavga anında peşinizde koşup köpek olması için "Seni artık sevmiyorum "demeyin. Beyni komutlarla çalışan bu adam ciddiye alarak bir daha aramayabilir.
- Güzel kız görünce bakacaktır, kızmayın, kötü bir niyeti yok, sadece tanımadığı bir türü inceliyor.
- Ve son olarak, Mühendis bir sevgiliniz varsa ve "Seni Seviyorum" diyorsa, kıymetini bilin, adamı kaçırmayın.
BU kadar güzel anlatılabilir ancak, her duyduğumda her okuduğumda kendimi başka yerlerde hissetmemi sağlamıştır bu şiir. Bu şiirin ABD de yaşayan bir Türk ün yazdığını tespit ettim ama daha orjinal kaydına erişemedim. Şimdilik bunla idare edeceğiz :). Ayrıca video da çok güzel dillendirilmiş... Tekrar tekrar okumanız ve dinlemeniz diliğiyle...
"Türk olmak"
Aslinda çok seydir, Türk olmak. Türk olmak, Osmanli'nin borcunu ödemektir. Hovarda babanin borçla yasayan evladi gibi. Kosova'da ve Bosna'da, Bati Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asir geçmiste kalan meselelerin hesabini vermektir. Türk olmak Kibris'ta, Hocali'da, Anadolu'da ve Balkanlar'da soykirima ugrayip karsiliginda yapmadigin soykirimla suçlanmaktir. Türk olmak fasist olmaktir, vatanina, milletine, tarihine sahip çiktiginda... Türk olmak demokrat ve çagdas olmaktir, vatanina, milletine, tarihine sövdügünde... Türk olmak lisaninin Avrupa'da yasaklanmasidir ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktir. Avrupa'da hor görülmek Türk olmaktir, atalarin bir çok asir önce Viyana'yi kusattigi için ve hos görülmemektir. Tabii ki sadece kusatip; Napolyon gibi bütün Viyana'yi yakmadigin için. Türk olmak Selanik'te Pontus Aniti'nin, Viyana'da çignenen yeniçeri minberinin ve Malta'da papazin üzerine bastigi Türk bayragi heykelinin önünden geçmektir. Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir. Üç kitadan dönüp, bir küçük yarimadada misafir muamelesi görmektir. Sayisiz imparatorluk kurmak Türk olmaktir, ayni zamanda sayisiz imparatorluk yikmak da Türk olmaktir. Arabaya kosulan ilk atin vataninda, ilk yazili antlasmanin imzalandigi yurtta, yazinin bulundugu, paranin icat edildigi her metrekaresinden bereket fiskiran bu yurtta, kalkinmak için yabanci sermaye beklemektir. Türk olmak; Truva'dan bu yana, Sümer'den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda, bütün zamandan damitilarak gelen yüksek degerlerine ragmen, bir haftalik hafiza ile yasamaktir. Dogu Roma'yi da Bati Roma'yi da yikip, yeni Roma olan AB'ye girmeye çalismaktir Türk olmak. Türk olmak, Mostar'da köprüdür, Kerkük'te kaledir, Istanbul'da Kizkulesi'dir, Anadolu'da bugdaydir, Çukurova'da pamuktur, Ege'de tütün, Karadeniz'de findik, Trakya'da ayçiçegidir. Türk olmak Çanakkale'de ölmektir. Çanakkale'de ölmeden önce düsmana su vermektir, onun yaralisini sirtinda kendi hastanesine tasimaktir. Düsmanin ardindan rahmet okumak, kanlisindan helallik almaktir. Sabahlari odana rahmet dolsun diye, cami açmaktir. Kar yagdiginda kayak yapmayi degil, evsizleri düsünmektir. Balkon kösesine kuslar için, kisin ekmek kirintisi, yazin su koymaktir. Yagmura rahmet, kara bereket diye bakmaktir. Türk olmak, harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, tahtadan kiliç ve ipten üzengi ile, paylasacak ve sahiplenecek tek varligi fakirlik olmasina ragmen, yedi düvele meydan okumaktir. Türk olmak askere davul-zurna ile ugurlanmaktir, belki de dönmeyecegini bilerek. Türk olmak, annenin sehit oglunun ardindan 'Bir oglum daha olsun, onu da vatan için gönderecegim.' demesidir. Babanin gözyaslarini tutarak, tabutuna son kez dokunurken 'Vatan sag olsun!' demesidir. Türk olmak 'Türk çayinda radyasyon olmaz!' yalanlari ile, 'Gusül abdesti alana AIDS bulasmaz!' dolanlari ile yasamaktir. Her hükümetin enkaz devraldigi, ama asla ardinda enkaz birakmadigi ülkede olmaktir. Türk olmak, ecdadin yasadigi kitliktan dolayi, çayin yaninda gelen sekerden fazla olani garsona geri vermektir. Ayni nedenle Türk olmak, yemegi ziyan etmekten korkmaktir. Göz hakkina, dis kirasina saygidir. Türk olmak. Evindeki bir kap asin yarisini tanri misafirine vermektir. Kendi yerde, misafiri dösekte yatirmaktir Türk olmak. Türk olmak, milli maçta aglamaktir. Ayhan Isik'a, Belgin Doruk'a asik olmaktir. Türk olmak, askini ölesiye sevmektir. Aski için ölmektir, öldürmektir. Sevdiceginin elini bir kez tutamadan, topraga girmektir. En güzel ask siirlerini yüreginde hissetmektir. Eskiyaya türkü yakmaktir, Türk olmak. Milletine sövmektir, ama baskasina sövdürmemektir, Türk olmak. Türk olmak Yunus'u bilmektir, Asik Veysel'i sevmektir. Mevlana'yi, Haci Bektas-i Veli'yi ve Hoca Yesevî -tek bir satirini okumasa da yüreginde tasimaktir. Türk olmak, saz çaldiginda, ney üflendiginde, kös dövül dügünde ve kaval çaldiginda, yüreginin derinlerinde bir sizi sezmektir, bir de Yemen Türküsü'nde... Hayatin sana verdiklerine 'Nasip', vermediklerine 'Kismet' demektir. Her isin 'Hayirlisina' inanmaktir ve aglamamak için çok gülmekten çekinmektir. Türk olmak, Asya'da batili, Avrupa'da dogulu diye tepki görmektir. Irk sözünü bilmeden yasamak, yaradilani Yaradandan ötürü sevmektir. Magazin programlari ile dizilerin arasina sikissa da, silkinip üzerindeki ölü topragini atabilmektir. Türk olmak, mahalle maçi için ayni saatte, on kisi bulusamazken, milyon kisinin bir araya gelmesidir. Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kisinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir. Türk olmak, buhran zamaninda Arjantin'de de magazalar yagmalanirken, daha agir buhranda siraya girerek, sorumlusuna en agir cezayi tek bir cam kirmadan sandikta kesmektir. Türk olmak en zayif gününde bile dünyaya meydan okumak, en dertli gününde bile her ufunetin bir safakta bitecegini bilerek tevekkül göstermektir. Zor istir Türk olmak. Türk olmak Anadolu'da her düsen yagmur damlasina hamdetmek, her çikan basak için sükretmektir. Türk olmak, medeniyetler mezarligi Anadolu'da dik durabilmektir.
Kaç zamandır içimi kurcalayan bir garip his var. Anlamak imkânsız veya anlamaya çalışmak işime gelmiyor. Yüzleşmekten mi korkuyorum ne. Yok, yok her gece az biraz karşı karşıya geliyoruz onla –her neyse “o”- ama buluyorum yine kaçacak bir delik. Yine o gecelerden biriyle iç içeyim. İnternette bir-iki sayfayı dolanıp yine bir şeyler sarmayınca, ya hu ne yapıyorum diye kendi kendime sorgularken bir şeyler şimşek misali kadar olmasa da çakıl taşındaki kıvılcımlar gibi çaktı! Beklemek… Beklemek… Beklemek… Başıboş geçen kendi içinde sancılı, dışarıya aksetmeyen anlardan sonra sanki bulmuştum nedenini bu garip hissin. Beklemek… Heyecan gerekliydi, artık sadece İngilizce veya Amerikan Kültürü sarmıyordu. Çalış çalış veya çalışır gibi görün yine istediğin notları alma insan bir garip oluyor, izahı yok. Matematiği, Kimyayı, Tıbbı, her şeyden çok Mühendisliği özledim. Beklemek amaçsız, insanı farklı konularla ilgilenmeye sevk ediyor galiba daha doğrusu insan kendine zaman geçirecek saçma bir şeyler buluyor. Üstüme yok doğrusu bu konuda. Neresi olacak, ne olacak, nasıl olacak, olacakta nasıl olacak bu halle olursa var halimize. Bu halle ne Dr biter ne bir köye muhtar olunur. Kendi kendine geçinemiyorken onlar, çok uzak geliyor insana. Neyse efendim bekliyoruz işte başvuruları yaptık hangi şanslı üniversite bizi alacak? Bir de işin bu kısmı var J hehe… Aklıma Necip Fazıl’dan olduğunu düşündüğüm “Beklemekle” ilgili şiir geldi. Hoş biraz yanlış hatırlasam da Google düzeltti bizi. Nedense aklıma “Hastanın ölümü beklediği gibi” şeklinde geldi sanki her hastanın ölmesi gerekiyormuş gibi. Her halde bu süreci ölüm kalım savaşı gibi mi görüyorum kendi içimde, bilinçaltıma sanki öyle kazınmış.
Şiirleri bulunca bir düşündüm hayatta neleri bekliyoruz, otobüsü, servisi, arkadaşı, sınavı, sınav sonucunu, sırayı, parayı, tez sunumunu, mutluluğu, başarıyı, aileyi, dostu, aşkı, sevgiliyi… Her halde liste sayfaları sığmaz. Zamana, şarta göre bu bekleyişlerin şiddeti ve önemi değişmekle beraber muhtemelen bir ÖSS sonucunu beklemek, tez sunumunu ve en önemlisi sevgiliyi, aşkı beklemenin tadıyla, heyecanıyla diğerleri pek boy ölçüşemez. Beklemekle ilgili 2 muhteşem şiir (bana göre) biri Aziz Nesin’den, diğeri daha önce de bahsettiğim üzere Üstad’dan.
BEKLEMEK
Gözler önünde işte
Gittikçe arınıyorum kendimden
Her giden güzelleşir
Gidiyorum güzelleşmek için
Unutulsun diye çirkinliklerim
Gelecek birisi güzeldir
Gelince güzel değil
Hele gelmişse çirkin
Yaşam, ölüm gelecek diye güzel
Ey güzeller güzeli beklediğim
Kaç saatim, kaç dakikam ya da saniyem
Artık ne gelmek ne de gitmek
Yaşamın en zor yanı beklemek
Hiçbirimiz beklemedik doğmayı,
Doğduğumuzdan beri beklediğimiz
ÖLMEK
AZİZ NESİN
BEKLENEN
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar,
Ne de şeytan bir günahı,
Seni beklediğim kadar…!
Her ne kadar bazıları ölümden korksa da ve bu şiirler direk ölümü işlese de çok hoşuma gidiyor. Şu anlatımda ki güzellik beni büyüledi doğrusu “Yaşam, ölüm gelecek diye güzel
Ey güzeller güzeli beklediğim/Kaç saatim, kaç dakikam ya da saniyem/Artık ne gelmek ne de gitmek/Yaşamın en zor yanı beklemek/Hiçbirimiz beklemedik doğmayı,/Doğduğumuzdan beri beklediğimiz/ÖLMEK ” Öte yandan Üstad da “Geçti istemem gelmeni,/Yokluğunda buldum seni;/Bırak vehmimde gölgeni,/Gelme, artık neye yarar…?” diyerek insanı ayrı sahillere götürüyor.
Susuyorum! Biz zamanlar bir reklam vardı. Ortaokul yıllarımda olsa gerek. “Tık, tık, tık; eyi günler.” İle başlayıp “Ağzı olan konuşuyor” ile bitiyordu. Efendim bilimden, irfandan, hoşgörüden az, sözde dini olaylardan bayağı, batının dayattığı; hak, eşitlik, demokrasi ve diyalog konularından ise magazin programlarından arta kalan zamanlarda olabildiğince fazlaca sözde aydınlarımız tarafından ballandırıla ballandırıla halkıma sanki kurtarıcı bir iksirmişçesine sunulduğundan ve yalanların gerçekmişçesine insanlara dayatıldığından; susuyorum! Susuyorum! Herkesin boş konuştuğu şu zamanda, konuşmak kadar gereksiz bir eylemin olmadığını düşünerek, susuyorum. Susabilmek bir meziyet olduğu için, cahiller arasında âlim olmamak için, sadece konuşarak bu dağların aşılamayacağını inanarak. Bir şeyler “yapma”nın, konuşmaktan daha üstün olduğunu yaşayarak, görerek tetkik ettiğim için artık susuyorum. Varsın konuşsunlar, varsın boş tenekelerden çok ses çıksın. Gün gelir o tenekeleri toplayan bir eskici çıkar, onları ateşte eritilmek üzere bir metal tüccarına verir. Haa, toplanılamayan tenekelerin de icabını zaten doğa kendisi bakıyor, her ne kadar doğayı biraz kirletseler de! Ve gidiyorum, sessizce buralardan. Bu sessizliğin içindeki sese kulak vererek, derinlerden gelen özü yaşayabilmek için gidiyorum. Sessizliğimizin, güzellik ve bilgelik olarak bir haykırışçasına yankılandığında bu gök kubbede, susmanın konuşmaktan nasıl büyük bir erdem olduğunu şu köhne beyinlere bir kez daha anlatabilmek için gidiyorum. Sözün gümüş olduğunu bilerek, altını bulmak için gidiyorum… Omer Aydin 26-12-2009 14:11 Tuscaloosa-ABD
Sen Neymişsin Be Çocuk! İçimdeki çocuk hiç büyümedi diyeceğim, bu sefer hala saf mı peki diye bir soru yönelttiğimde; cevap verebilecek miyim! Hayat hiç şüphesiz bir şeyleri alıp götürüyor insanın içinden, götürüyor götürmesine de yine de iyi tarafından bir şeyler ekliyordur herhalde. Herhalde fazla oldu sanırım, sanırım mı? Bunu şu örnekle bağlayacağım da sonunu düşününce bir anda kararsız kaldım. “Dünya, hala yaşanılabilir bir mekânsa…” Yoruma açık bir cümle oldu, her neyse. Sonunu düşünen kahraman olamaz, sanki kahraman olmak isteyen var ama çocuk kahramanı olsak hiç yoktan iyi olmaz mı? Hoş, çocukların bizler gibi kahramana ihtiyaçları var mı, bence kendilerinden çıkarsınlar bir kahraman, 3 yaşındaki Ali Emre mesala. Evet, evet; 3 yaşındaki Ali Emre olsun kahramanımız, olsun da belki dünya liderlerine bir şeyleri gösterebilir, hiç olmazsa o çocuk masumluğunu, sevdasını, bağlılığını. Neyse saadete gelelim yazımızın amacı bu değildi. Nasıl iki Türk yan yana geldiğinde hemen vatanı kurtarmaya, siyasetten konuşmaya başlarsa, biz de bilgisayarımla öyle bir dertleştik ana konumuza girmeden evvel. Bu arada, bilgisayarım da dert yanıyor bana, ben neden o müthiş projelerin geliştirildiği; dünyayı yerinden oynatan; tarihin seyrini değiştiren işlerin paylaşıldığı, planlandığı, bilgisayarlardan olmayayım diye. Benim neyim eksik diyor. Haklı valla! Neden olmasın? İçimdeki çocukla başladık, geçmişteki çocuğa gidelim bu seferde. Geçen gün bowlinge gittik. Bu meret, Türkçe’de nasıl yazılıyor ki, araştırıp bakmak çekici gelmedi, Türkçe’den özür diliyorum (bir özür bir açılım furyası var ya bu aralar, biz de Türkçemizden başladık, biraz faşizanca bir yaklaşım bu, sözüm ona demokratlarımız duymasın ama devrimciler duyabilir). Alıyorsun eline bilmem kaç kg topu, 3 parmağını geçiriyorsun topun deliklerinden sonra da saldım topu banta, mevlam vere bir strike (sibek gibi duran hafif 30–90–60 ebatlarındaki adını bilmediğim boruların hepsinin indirilme durumu) diyorsun. İstersen arkasından bildiğin duaları da söyleyebilirsin hele kızlar filan varsa yanında çizdirmemek gerek karizmayı (MS word “büyüleyici özellik” kullanmamı öğütlüyor), maazallah! İşte 10 el oynuyorsun, kaç puan aldın vs varsa iddialaştığın elemanlar daha bir zevk katıyor oyuna. Bu oyundan sonra bana derin derin hülyalar sardı, düşündüm de düşündüm, suyun kaldırma kuvvetini bulamasam da içimdeki çocukla iletişim kurdum. Gittim, gördüm, geldim hala o çocuk yaşıyormuş içimde, bende tabi bir sevinç. Sözle filan anlatılmaz bu öyle, tabi siz şimdi içimdeki çocuğu buldum diye Arşimet gibi anadan üryan dışarıya çıktığımı filan düşünürsünüz de. Düşünün canım düşünün, kime ne sizin düşüncelerinizden ama Allah’tan ben banyoda değildim, hani olmayacak bir şey değil. İçimdeki çocuğu bulmuşum daha ne olsun. Umut dolu, sadakatle bağlı, saf çocuğu… Çırılçıplak dışarıya çıkmaya değmez mi sizce de? Bizim kahramanımız Ali Emre çocuklar arasından seçilmemiş miydi? Ya hu anlatacağın iki satırlık hikâye maşallah sen ettin bir roman saadete gel de anlat seslerini hissedebiliyorum sanki. İşimiz gücümüz var daha… Efendim şimdi içimdeki çocukla yaptığım ikili görüşmeler sonucunda bizim oralarda bu bowling farklıymış. Aslında ona bowling de denmiyor, bowling çok çağdaş bir oyun, bizim benzer oyun gibi sokaklarda oynanmıyor. Neymiş bu oyun biliyor musunuz? Bizim oranın diliyle mazı, bazıları bilye der. Saydam olur içi, içinin güzelliği görünür. Her renkten olanı vardır 72 millet misali, lakin genelde 3 renk bir birine sarılmıştır DNA gibi ama DNA ikili sarmal bizim mazılarımız 3lü. İlginç bir şey, DNA neden 2li, bunun 3lüs,ü 5lisi filan yok mu, olamaz mı (Genetikçi arkadaşlar saldırmasın! Termodinamiğe mi aykırı ki! Düşüyoruz canım burada, beyin fırtınası)? Neyse bu noktayı sonra değerlendirmek için saklıyoruz, belki ekmek çıkar bize buradan. Bizim bu mazıyı şöyle ışığa tutarsın, o renk cümbüşü ile bir âlem görünürmüş, başka başka haller algılarmışsın. Sonra içimizdeki çocuk, oynadıkları oyun hakkında bilgi verdi, ağabey çizersin kiremitle veya taşla ince uzun bir çizgi, kaçarına oynuyorsan herkes koyar o kadar mazı, o çizginin üstüne. Sonra oradan o çizgiden karşıdaki var olan diğer çizgiye atarsın atmeşliğini. Atmeşlik efendim; bu çizgi üstünde duran mazıları vurup mazıları kazanmak için kullandığın çizgi üzerine koyduğun mazılardan daha büyük olanlarına verilen addır. Kimin atmeşiliği karşıdaki çizgiye daha yakın kalırsa o ilk başlar oyuna, sonra herkes sırasıyla atar, dizili olan mazıların vurulmasına kadar el sürer. Çocukluk ya işte, oyunda ütmekte var, ütülmek de. Senin planına, iştahına, yeteneğine kalmış ütülüp ütülmemek. Ama analarımız oğlum ütmesine oynama yazık arkadaşına bak onun mazıları kalmaz, sonra ağlar; belki bir gün senin de kalmaz, hep sen ütecek değilsin ya diye bize öğütte bulunurlar dedi içimdeki çocuk. Düşündüm, düşündüm herhalde dedim, bu dünya liderlerinin anası yok böyle, oğlum evladım her şeyi kendin için isteme, bak Afrika’da insanlar açlıktan ölüyor, bak Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de petrole, ütopyalara insanların, çocukların canları değişiliyor diyecek. Dedik ya şu bowling çok modern, elektronik tabelada sonuçlar görünüyor kimin sırası geldiyse atıyor vs. ortamda ye iç ne istersen, demişler bizimkilere bu halde sizi almayız modern dünyaya! Siz sokaklarda toz toprak içinde oynuyorsunuz; hayvanların gelip geçtiği ve s.çtığı toprak üzerinde, sağlıklı değilmiş anlayacağınız! Niye diyememiş bizimkiler, biz de mi çoluk çocuk öldürüp anaları evlatlarından ayırmamız gerekiyor sizin modern dünyanız için? Eee ne edeceğiz demiş bizimkiler, açılım yapın; neyiniz varsa açın. Biz de başladık açılıma, bakalım inşallah aça aça kabak çiçeğine dönmez sonumuz! 14:23 21.11.2009 Tuscaloosa-ABD
Neler gordum, neler yaptim, kimlerle neler paylastim hayatimin ileriki zamanlarinda kucuk eklentiler, dostlarla paylasmak uzere bu blogumu kurmus durumdayim. Su an master tezimle ugrasmakta olup buraya pek fazla zaman ayirabilecegimi sanmiyorum ama vakit oldukca buradan paylasimlarda bulunacagim. Insallah hep beraber guzel zaman geciririz. Saglicakla kalin.